559 – Bilal Koyuncu
Beş Yüz Elli Dokuz
Koşar adım indim merdivenlerden. Apartman kapısından çıktığımda, güneş tepemde beni cezalandırmak için bekliyordu. Bariton hurdacının nağmeleri eşliğinde başladım yürümeye. Kafamda bira matematiği. “İki bira, hiç bira. Üç bira cık… Dört, kurtarır mı dersiniz günü?” Cebimdeki paraya baktım. İki yüz, dört yüz, beş yüz, beş yüz elli, beş yüz elli beş, bozukluklarla beraber beş yüz elli dokuz!
Neşeli Tekel’i karşımda buldum o sırada. Tekel’in l’si aşınmıştı iyice. Neşeli Teke. İçeriye girdim, Cumhur abi sigaraları yerleştiriyordu.
“Ne var ne yok moruk?” cevabını beklemeden dolaplara ilerledim. Sağdan ikinci dolap, üstten dördüncü raf… Evet, işte buradasın! O sırada en alt rafta rakı şişesine çarptı gözüm. Buz gibi sırıtıyordu bana.
“Cumhur abi! Bu otuz beşlik Efe’nin günahı nedir?”
“Beş yüz ver yeter Cahit’cim.”
Şişeyi kapıp tezgaya yöneldim. İhtiyar, rakıya siyah gelinliğini giydirirken sordu:
“Devam mı hala, dedektörlüğe?”
“Editörlük, abi. Yarın paramı alır almaz siktiri çekicem yayınevine.” O sırada parmağımla, arkasındaki Camel pakedini gösterdim. Onu da koydu poşetin içine.
“İyi bakalım Cahit’cim, beş yüz elli dokuz.”
Göt cebimden, biraz evvel saydığım beş yüz elli dokuz lirayı bıraktım tezgaha. Ucu ucuna. Tam beş yüz elli dokuz, inanılmaz. Finasal bir galibiyetle ayrıldım Neşeli Teke’den. Zaferimi, terliklerimin şıp şıp sesi eşliğinde duyuruyordum mahalleye. Eve dönüş yolu boyunca gazete manşetlerini, zihnimde, devasa puntolar eşliğinde oynattım.
“TÜRK’ÜN ZAFERİ!” “CAHİT YAPTI YİNE YAPACAĞINI!” “CAHİT DAROVA TARİHE ADINI ALTIN HARFLERLE YAZDIRDI!” “FORBES’UN KAPAĞINDA TANIDIK BİR YÜZ: CAHİT DAROVA!” “KARŞIMDAN BANA DOĞRU GELEN NERGİS Mİ?”
Karşımdan bana doğru gelen Nergis miydi, yoksa ben bu güneşin öfkesini çok mu hafife almıştım. Kafasını kaldırana dek, ona dik dik bakmaya karar verdim. Aramızdaki mesafe daralmaya başlamıştı, bir türlü kaldırmadı kafasını telefondan. Kalbim bir minigun edasıyla atıyordu. En sonunda kaldırdı kafasını, hele şükür!
O her zaman bildiğim bakışı attı bana. Bu bakışa zamanında birçok isim bulmuştum da bir türlü beğendirememiştim han’fendiye!
“ŞAKA YAPIYORSUN!” “ACABA MI!” “SEN DE Mİ!” “ONUNLA DA MI YATTIN?”
Tamam, sonuncusu bana sorduğu son şeydi. Ayrılmamış olsaydık bu isimi de önerebilirdim kendisine.
İkimiz de durduk öylece yolun ortasında. Şaşkınlığımızın bir neticeye kavuşması için ilk adımı o attı:
“Burada da buldun beni demek.” dedi zoraki bir gülümsemeyle.
“Sen beni buldun diyelim, yaklaşık üç senedir buradayım. Seni hangi rüzgar attı Ankara’ya?”
“Buraya atandım. Rehber öğretmenliği, hani şu senin boş beleş işler dediğin şeyler.”
Yıllar hiç değiştirmemişti Nergis’i. Nergis aynı Nergis. Ağzına tıkıyordu lafları, savuşturamıyordum da.
“Hayırlı olsun, ne güzel. Nerede kalıyorsun burada?
“Hırvat Mahallesi’ndeyim, 559’uncu Sokak.” Buyur işte ikinci çinko.
“Güzeldir oralar, hem yakınmışız da. Bir ara oturup bir şeyler içer miyiz?”
“Olabilir, bakalım söz vermeyeyim.”
Cüzdanımdan kartvizitimi çıkarıp uzattım. Yine o aynı zoraki gülümseyi yapıp aldı elimden. Hoşçakallaştık. Birkaç adım sonra arkama dönüp baktım. Kartvizitimi yırtıp çöp konteynırına fırlattı. Basket!
Köhne apartmanıma giriş yaptım. Daireme girdim ve ilk iş, rakıyı buzdolabına yerleştirdim. Kıçı başı dağılmış masama oturdum. Defter ve kalem hazır ola geçmiş beni bekliyordu. Yazmaya başladım.
“Koşar adım indim merdivenlerden. Apartman kapısından çıktığımda, güneş tepemde beni cezalandırmak için bekliyordu. Bariton hurdacının nağmeleri eşliğinde başladım yürümeye. Kafamda bira matematiği. “İki bira, hiç bira. Üç bira cık… Dört, kurtarır mı dersiniz günü?” Cebimdeki paraya baktım. İki yüz, dört yüz, beş yüz, beş yüz elli, beş yüz elli beş, bozukluklarla beraber beş yüz elli dokuz!”
Bilal Koyuncu

