Genel

Suat Orunç – Denge

Her çağ kendi düşünme biçimini oluşturur. Düşünce biçimimiz; özgürlük anlayışımızı, ahlak anlayışımızı ve hakikat anlayışımızı belirler. Kısaca, düşünme tarzımız dünyayla kurduğumuz ilişki biçimini şekillendirir. Aynı gerçekliğe farklı düşünsel çerçevelerle bakan insanlar, farklı dünyalar kurar. Stoacı biri için dünya acılardan arınma alanıdır; derviş için geçici bir mekândır; Budist biri için ise bir yanılsamadır. 

Dünya ile aramızdaki ilişki biçimi değiştikçe, düşünmenin ürünü olan dil de değişir. Dilin değişimi, kelimelerin anlamının ve kapsayıcılığının dönüşmesi demektir. Bu dönüşüm sonucunda her çağın kendine ait bir sözlüğü oluşur. Örneğin özgürlük kavramı, antik Atina’da siyasal katılım anlamına gelirken 18. yüzyılda bireysel haklar anlamına gelmiştir. Bugün ise “tercih yapabilmek” gibi daha çok tüketim odaklı bir forma bürünmüştür. 

Benzer şekilde, Aydınlanma öncesi düşünürler “ruh” kavramını kullanırken bugün daha çok “zihin” kavramını tercih ediyoruz. Oysa bu iki kavram aynı şeyi ifade etmez. Ruh; görünmeyeni, sezgiyi ve manevi olanı kapsarken, zihin daha işlevsel, ölçülebilir ve bilimsel olanı ifade eder. Sonuç olarak bir kelime değiştiğinde yalnızca ses değil, dünya ile kurulan bağ da değişir. 

Sigmund Freud, antik dönemdeki “ruh” kavramının iç yapısını psikanalitik bir çerçeveye taşıyarak yeniden yorumlamıştır. Artık “ruh”, metafizik bir varlık değil; katmanlı bir psişik sistem olarak düşünülür. Antik felsefede ruh; besleyici (bitkisel), duyusal (hayvansal) ve akli (insani) olmak üzere işlevlere ayrılır. Freud ise bu yapıyı psikanalitik bir çerçevede ele alarak arzuları id ile, aklı ego ile ve ahlaki baskıyı süperego ile açıklar. 

Freud’un yapısal kuramına göre ego (benlik), id ve süperego arasındaki çatışma ve gerilimle biçimlenir. İd, insanın temel dürtü ve arzularının bulunduğu bilinçdışı alandır. Haz ilkesiyle hareket eder ve sürekli tatmin arar. Yaş ilerledikçe bedensel işlevlerdeki zayıflama, hormonal değişimler ve enerji düzeyindeki düşüş id’in yoğunluğunu azaltır. Başka bir ifadeyle, bedensel güç arttıkça id daha baskın hâle gelir; azaldıkça geri çekilir. 

Bu durum çoğu zaman bir yanılgı yaratır: Yaşlandıkça bedensel ihtiyaçları azalan birey, bunu kendi iradesiyle gerçekleştirdiğini düşünebilir. Oysa bu değişim büyük ölçüde biyolojik süreçlerle ilgilidir. Asıl irade, arzuların en güçlü olduğu dönemde kendini gösterebilir. Gençlikte, yani “kanın hızlı aktığı” dönemde, kişi kendini kontrol edebiliyorsa gerçek bir iradeden söz edilebilir. 

Süperego ise toplumsal normların, ahlaki kuralların ve kültürel değerlerin içselleştirilmiş biçimidir. Bireyi suçluluk ve utanç duyguları üzerinden denetler. Doğuştan gelmez; aile, toplum ve kültür aracılığıyla zamanla oluşur. İnsanın toplumsal bir varlık hâline gelmesinin ürünüdür. Süperegonun temel işlevi, id’in dürtülerini denetlemek ve bireyin toplumsal uyumunu sağlamaktır. 

İd doğası gereği doyum arar. Eğer denetimsiz bırakılırsa birey, arzularının esiri hâline gelir. Bu nedenle medeniyetin oluşabilmesi için id’in sınırlandırılması gerekir. Tarih boyunca en ilkel topluluklarda bile bu denetimi sağlayan mekanizmalar kurulmuştur. Tabular, bu anlamda topluluğun devamlılığını sağlayan düzenleyici kurallardır. Özellikle ensest yasağı, biyolojik dürtülerin toplumsal düzenle uyumlu hâle getirilmesinin en temel örneklerinden biridir. 

Yaşla birlikte süperegonun etkisi görece artar. İd’in zayıflamasıyla birlikte süperego daha fazla kontrol alanı kazanır. Bu nedenle yaşlı bireyler genellikle toplumsal normlara ve değerlere daha bağlıdır. 

Bazı toplumlarda ise süperegonun aşırı baskısı, id’in doğal dürtülerinin bastırılmasına yol açar. Bu bastırma tamamen yok olmaz; bilinçdışına itilerek varlığını sürdürür. Bastırılan dürtüler zamanla kaygı, obsesyon ve depresyon gibi psikolojik sorunlara dönüşebilir. Nitekim Freud, kendi dönemindeki histeri vakalarını Viktorya dönemi ahlakının katılığıyla ilişkilendirmiştir. 

Günümüzde ise farklı bir tablo ortaya çıkmıştır. Süperego artık yasak koyan, sınır çizen bir yapı olmaktan uzaklaşmıştır. Geleneksel kurumların (din, aile, toplum) etkisinin zayıflamasıyla birlikte süperegonun işlevi dönüşmüştür. Artık “yapma” diyen değil, “daha fazla yap” diyen bir yapı söz konusudur. Yeni süperego, sınır koymak yerine arzuları teşvik eder; idealler yerine bireysel tercihleri yüceltir. 

Bu dönüşüm, id’in bastırılması yerine sürekli kışkırtılması sonucunu doğurmuştur. Tüketim kültürü, dijital medya ve sözde özgürlük söylemleri, arzuları sürekli besler. Bunun sonucu olarak birey giderek daha narsistik bir yapıya bürünür. Artık başkasının hakkı değil, yalnızca “ben” ve “benim arzularım” önem kazanır. 

Bu aşırı bireyselleşme, insanı anlık doyum arayışına iter. Oysa gerçek ilişkiler sabır ve fedakârlık gerektirir. Günümüzde bu değerler zayıflık olarak algılanmaktadır. Sürekli arzuların peşinde koşan insan, zihinsel ve duygusal olarak tükenir. Bu tükenmişlik, anlam kaybını beraberinde getirir. İnsan yaşar ama yaşadıklarına anlam veremez. 

Aristoteles’in yaklaşık 2500 yıl önce ortaya koyduğu düşünce bugün de geçerliliğini korur: İnsan ne yalnızca akıldır ne de yalnızca arzudur. Ne tamamen hazza göre yaşayabilir ne de sürekli bastırmayla var olabilir. Sağlıklı olan, bu iki uç arasında dengeli bir yaşam kurabilmektir. 

İnsanlık tarihi bize şunu göstermiştir: İd’in bastırılması güçlü psikolojik sorunlara yol açar; tamamen serbest bırakılması ise kaosa neden olur. İnsani olan, bu iki uç arasında etik ve ruhsal bir denge kurabilmektir. Ne aşırılık ne de yok sayma… Ne hazcılık ne de katı kuralcılık… 

İnsan özü itibarıyla dengedir; her sapma ise bir yabancılaşmadır. 

Suat Orunç 

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments