İREM ALAYDIN – MUTLULUĞU ELDE EDEBİLME ÜZERİNE
“Hangisi daha iyidir; kolay elde edilmiş bir mutluluk mu yoksa insanı yücelten acılar mı?” diye soruyor Dostoyevski, Yer Altından Notlar’da .
Kolay elde edilen bir mutluluk insanı az çaba sarf ettiği için ekstra mutlu edecek, keyiflendirecektir. Bazen uzun uğraşlar vermek gözümüzde büyür, kolayca olanlar ise kendisine çeker. Kimisi kolay elde edilmiş bir mutluluğun ancak geçici bir zevk olabileceğini de dile getirebilir. Hatta bunu diyen; acıyla yükselen insan geçici heveslere kapılmayan olgun biridir de diyecektir. Olayı tıpkı Tasavvuf Edebiyatı’ndaki pişmek ve yanmak metaforuna döndürecektir. Tasavvuf Edebiyatı’nda acıyla tecrübe edilmiş her konu insanı olgunlaştırır. Ancak bu tecrübe basit bir bilme, görme ya da yaşama hali değil, insanın kimyasını değiştiren cinsten bir vazgeçiştir. Kişi alışkanlıklarını, düşünce yapısını, yaşam tarzını tamamen değiştirir. Dünya işlerine fazlaca ehemmiyet vermiş, gündelik hayatın telaşı içinde savrulup giden kişi, tasavvuf yolunun ilk adımında her şeyden vazgeçmekle terbiye edilir. Bu sanıldığı kadar da kolay değildir. Bir anda makamdan, mevkiden, gösterişten hatta uykudan, yemekten ve dahi konuşmaktan bile kendini mahrum etme işidir. Yani deyim yerindeyse“ dünyadan elini eteğini çekme” işidir. Şimdi bir düşünelim; İnsan sırf olgunluk ve hakikat adına bu büyük vazgeçişle nereye varacaktır?
Bu kısımda işin dini boyutu gelir elbette, cevap bellidir. Tasavvuf ehlinin amacı zaten bu dünyadan vazgeçip gerçek olan öteki alem için çalışmaktır. Ama bu uğurda nefsiyle verdiği mücadele ona büyük acılar çektirecektir. O da bu acılarla birlikte yükseleceğine inanarak büyük bir direnç gösterecek, sabırla üstesinden gelmeye çalışacaktır. Bu sanıyorum işin belli bir mantık çerçevesinde, bir amaca dayandırıldığı en basit kısmıdır. Peki ya, böyle bir amacı olmayan kişinin karşılaştığı zorluklar, çektiği acılar neye dayandırılacak? İşte Dostoyevski gibi hepimiz bunu tecrübe olarak adlandırır, kanayan yaramızı dindirmeye çalışırız adeta. Kim bilir, insanın kendini teselli ettiği ve bunu farkında olmadan yaptığı; beynin geliştirdiği bir savunma mekanizmadır bu belki de. Hayattan beklediklerimiz çoğu zaman olmuyor, ya da oluyor gibi görünüyor çok yaklaşıyoruz, tam rahatladım diyecekken bir bakıyoruz ki yine aynı yerdeyiz. Bu sefer emek de vermişiz, çok da beklemişiz. Canımız yanıyor illaki ve tecrübe oldu, artık biliyorum bir daha aynı hataya düşmem artık diyoruz ve kendimizi teselli ediyoruz. Eğer aynı hataya düşmezsek bu gerçek bir tecrübe oluyor tabii. Ama yaşadığımız acı hep bir yerlerde saklı kalıyor ve aslında sonrasında kişi, o acıyı bir daha yaşama korkusuyla aklına kazıyıp hep ondan sakınmaya çalışıyor. İşte bunun adı da tecrübe oluyor. Böyle binlerce tecrübe biriktirince, yani canın yandıkça, olgunlaşmış sayılıyorsun. Şimdi keramet bunun neresinde? diye soralım:
İnsan gerçekten istiyor mu bu olgunluğu? Bazen başarı öykülerinde şu cümle ile karşılaşabiliriz: “ Beni bugünlere getiren çektiğim sıkıntılardır.” Bu aslında biraz da sabrın görevidir. Evet, o sıkıntıları çekip sabredersin ve bugün bir başarı elde etmiş olursun. Peki o sıkıntılı anlarında mı mutluydun, yoksa sıkıntılarına sabredip yolun sonuna vardığında mı mutlusun? İşte keramet tam da burada. Dostoyevski de bu sorusuyla bize bunu anlatmaya çalışıyor. Mesele tecrübe, vazgeçiş…vs. değil. Bizi biz yapan doğru gördüğümüzün peşinden sonuna kadar gitmek aslında. Yolda ne ile karşılaşırsak karşılaşalım, sonuna kadar gitmeli. Zaten yolun sonundaki o mutluluk her şeye değecektir. Tabi o son, beklediğin sonsa…
Velhasıl, bu geçici ömrümüzde her şeye sabredip bir umut o büyük mutluluğa erişme peşinden koşarken arada kolay elde edilmiş mutluluklar olmasa dünya çekilmez bir yer olurdu. İşin aslı, sanırım ikisinin arasındaki dengede saklı.
İrem Alaydın

