Enis Bilir- Manikür, Pedikür, Epikür
MANİKÜR, PEDİKÜR, EPİKÜR
Saat 06:40. Mavi kalın perdeler güneşi engellese de ışık, bulduğu incecik aralıktan içeriye sızmaya başlamış bile. Mevsim fark etmeksizin yorganla uyuma alışkanlığım olduğu için biraz terlemiş vaziyette uyanıyorum. Akşamdan içtiğim dört adet kırmızı ambalajlı bira masanın üstünde duruyor. Kedim benimle beraber uyumuş. Ben gözlerimi açıp kıpırdamaya başlayınca sanki yabancı bir cisimmişim gibi beni yavaşça koklamaya başlıyor. Tanrıların bahşettiği ‘Y’ kromozomu ile paket halinde gelen meşhur sabah ereksiyonuyla birlikte yataktan kalkıyorum. Önce bir duş alıyorum, sonrasında aynada kendi görüntümü izleyerek dişlerimi fırçalıyorum. Saat 07:20. Bu dünyadaki tanrılarım olan patronlarıma adamak için yeterince enerjiyi topladıktan sonra hazırlanıp yola koyuluyorum.
“Kendine yeterliğin en güzel meyvesi özgürlüktür.” – Epikür
Eskişehir’in kaldırımları ziyadesiyle boş. Sabahın köründe pek insan görmüyorum sokaklarda; çöpleri karıştırıp plastikleri ayıklayan bir adama elimi kaldırıp selam veriyorum. Başta ona değil de başkasına selam verdiğimi düşünüyor olsa gerek ki pek oralı olmuyor. Etrafına bakınıp kendinden başka kimse olmadığını görünce o da başını hafifçe eğip kendince selam veriyor bana. Kaldırımın karşısındaki marketin önünde iki güzel giyimli kadın, özel bir okulun servisine biniyorlar. Hava güneşli olsa da sabah oldukça serin. İnsanın içini bir ürperti kaplıyor. Servise giden yolum her zaman aynı güzergahı takip ediyor: bir ana cadde, iki ara sokak ve sonra tekrar ana cadde. Yol seçiminde özgür davranmaktansa hep aynı yolu tercih ediyorum. Duydun mu Epiküros? Senin de hep aynı bahçede öğrencilerini topladığını duymuştum. Özgürlük de bir yere kadar, haksız mıyım? Yoksa, “Hep aynı bahçeyi tercih etmek de bir özgürlüktür” gibi yavan bir cevap mı hazırladın bana?
“Hayallerin bize değerli gibi gösterdiği sahte
zevklere ve yalancı servetlere ihtiyacımız yoktur” – Epikür
Ortalama yirmi dakika yolculuktan sonra iş yerine varacağız. Servisimiz küçük beyaz bir otomobil. Aracın içinde ben harici üç iş arkadaşım daha var. Sabah mahmurluğu ile ilk birkaç kilometre kimse konuşmuyor. Radyoda doksanlar şarkıları çalıyor. Büyük beyaz bir kutunun içindeyiz. Ayrı evlerde, ayrı kentlerde doğup büyüyüp bu arabanın içinde buluşmayı başardık. Hepimizin ayrı politik görüşleri var. Medeni durumlarımız bile birbirini tutmuyor. Günü tam ortasından katleden birkaç saati birlikte geçireceğiz. Bu tekdüze yolculuklarda kafayı yememek adına radyo çalmaya devam ediyor. Neredeyse kendimi kaybedip araç saatte yüz kilometre hızla hareket halinde giderken direksiyonu kırmayı aklımdan geçiriyorum, derken radyoda çok sevdiğim bir şarkı çalmaya başlıyor:
“Solda güneş yükseliyordu,
Güneye giderken”
Direksiyonu bariyerlere kırmaktan vazgeçip dışarıyı izliyorum. Güneş, ne yazık ki soldan yükselmiyor. Tam olarak arkamızdan yükseliyor, ta tepemize doğru. Arabada benimle aynı düşünceleri paylaşan var mıdır diye düşünüyorum. Herkesin çalışmak için farklı motivasyonu var; şoförün üniversite okuyan bir çocuğu, temizlik görevlisinin borç harç diktiği henüz inşaatı bitmemiş bir evi… Bense parayla ne yapacağımı pek bilmiyorum. Kiramı ve faturaları ödedikten sonra elimde bir tomar para kalıyor. Dikkat gerektiren işleri beceremediğim ve bu tip işlerden nefret ettiğim için bir arabam yok. Belki bunun gibi beyaz, minik bir tane bana yakışabilir. Ama benzini bittiği vakit kontağı kapatıp arabayı oracıkta bırakıp gideceğime adım gibi eminim. O yüzden şimdilik elimde kalan paraları daha farklı yerlere harcıyorum. Bir sürü kitap ve bolca bira. Belki bir de şu flörtleştiğim garsona beğendiği kolyeyi alırım. Beni bir yükten kurtarmış olur. Sevgili Epikür senin zamanında nasıldır bilemem ama, günümüzde yaşamış olsaydın eğer, hiç sahte hayaller ve zevkler uydurmazsan dünyanın nasıl katlanılmaz bir yer olacağını tahmin edebilir miydin? Sanmıyorum.
“Kime yeteri kadarı az gelirse, ona hiçbir şey yetmez.” – Epikür
İş yerimiz, çevre yolu üzerinde küçük bir işletme. Çok fazla gelip gideni olmayan bir yer. Etrafı tarlalar ve minik bir orman ile çevrili. Saatime sık sık bakarak çıkmama ne kadar kaldığını kontrol ediyorum. Günün tam ortasında evlerimizden kopup geldiğimiz için gün bize yetmiyor. Öğle yemeğinde tabldotlara doldurdukları yemekten bir kepçe daha olsa doyacak gibiyim ama yetersiz besin aldığım fikriyle kalkıyorum masadan. Duvara yaslanıp içtiğim sigaranın izmaritine kadar çektikten sonra parmaklarım yanıyor. Sigarayı atıp peşinden yetmediği için yenisini yakıyorum. O da fazla geliyor. Yarısına gelmeden uzaklara fırlatıyorum. Bir sigara yetmiyor, ikincisi ise midemi bulandırıyor. Epiküros! Bazen budala olduğunu düşünsem de sana hak veriyorum. Ama ne dersen de! Ben ve benim gibiler hiçbir şeyin bizlere yetmediği fikriyle gireceğiz mezarlarımıza. Ömür bile bize yeterli gelmeyecek; birkaç yıl daha yaşasak her şey tam tadında olacakmış gibi, yüz yaşında ölsek bile!
“Ölümden korkmak anlamsızdır, çünkü yaşadığımız sürece ölüm yoktur, ölüm geldiğinde ise artık biz yokuz.” – Epikür
Saat 19:00. Geldiğimiz beyaz kutuya büyük bir şevkle binip günü bitiriyoruz. Eve gidecek olduğumuz için hiç olmadığımız kadar neşeliyiz. Güneş batmak için tepenin ardına doğru ilerliyor; yine arkamızdan bizi izleyerek. Moraller yüksek olsa da arabada sessizlik hakim. Kimi telefonla oynuyor, kimi radyodan kısık sesle çalan müziği dinliyor. Bense her zaman olduğu gibi pencereden dışarıyı izliyorum. Önümüzdeki on kilometre boyunca yolun her iki tarafı tarlalar ile çevrili, yeşil tarlaları taştan köy evleri bölüyor. Bir çoban ağacın dibine yaslanmış sigarasını içiyor. Hayvanlar meranın üzerine gelişigüzel şekilde dağılmış akşam güneşinin tadını çıkarıyorlar. Çevre yolundan şehre girerken arabaların sıklığı artıyor. Trafik lambası yeşilden tekrar kırmızıya geçene kadar ancak üç araba ilerleyebiliyor. Eve her zamankinden geç gideceğim için canım biraz sıkılıyor. Çevre yolunda biraz daha ilerledikten sonra, şeritten kopmuş bir araba gözüme çarpıyor. Gri parlak yüzeyi elli yerinden akordiyon gibi büzülmüş ve bariyerler ile bütünleşmiş. Cam kırıkları rastgele etrafına saçılmış. Hemen önünde park halinde polis arabası var. Polisler, kaza yapan arabanın önünde ellerini beline koymuş bir şeyler konuşuyorlar. Kaza ne kadar süre önce oldu bilmiyorum ancak henüz ambulans ortalarda yok. Biraz daha yakınlaşınca asfaltın üzerine belirsiz bir sıvının yayılmış olduğunu görüyorum. Kan mı? Benzin mi? Motor yağı mı? Hiçbir fikrim yok. Kaza yapan aracın sağ ön kapısının hemen bitişiğinde, asfaltın üzerinde, tıpkı asfalt ile aynı karalıkta bir poşet boylu boyunca bir şeyin üzerini örtüyor. Ölmüş olabileceğini düşündüğüm kişi şofördür herhalde diye geçiriyorum içimden. Belki şoför iyidir ama arabadaki birinin iyi olmadığı kesin. Biraz daha ilerleme fırsatı bulduktan sonra arkadan ambulans sireni duyuluyor. Geç kalınmış bir randevu daha. İşte gerçek bir ölüm diye geçiriyorum içimden. Planlanmamış. Bir saniye önce sevdiğin televizyon dizisini düşünürken bir saniye sonra hiçbir şey için kaygılanmak zorunda değilsin. İyileşme umuduyla hasta yataklarında geçen aylar sonucunda bir hayal kırıklığı yaşamak değil. Ani gelişen bir yokluk krizi sadece. Yol, biraz ilerleyince eski temposunda akmaya devam ediyor. En azından bir insanın yok olup gittiği bir gündelik trajediye araçtaki herkes tanık olmasına rağmen bu olay hakkında tek bir kelime dahi edilmiyor. Kusursuz bir sessizlik ile yola devam ediyoruz. Bir süre daha ilerledikten sonra inip her zamanki güzergahtan yürüyerek eve varmayı umuyorum. İlk caddeyi geçip ara sokağa girmek üzereyken bir sigara yakmak için duruyorum. Sigaramı yaktıktan sonra önünde durmuş olduğum kadın kuaförüne gözüm takılıyor. İçerisi neredeyse boş. İki orta yaşlı kadın var sadece. Ellerine ve ayaklarına bakım yaptırıp bir şeylerden konuşuyorlar. Akıllarında ölüme dair bir şey yok. Korkmuyorlar. Ayak parmaklarını, parmaklar birbirlerine temas etmesinler diye plastik aparatlarla ayırmışlar. Zaten bir insan bu pozisyondayken ölümü ne kadar aklına getirebilir ki? Onları plansız bir ölüm korkutamamış. Plansız bir ölümü bırakın, günümüzde en planlı ölüm biçimi olan kıskançlık krizine girmiş bir koca, rahim kanseri ya da yan binalarında oturan bir sapık bile korkutamamış. Sadece ellerini ve ayaklarını uzatmış birbirleri ile gülerek sohbet ediyorlar. Seni en iyi anlayan öğrencilerinin binlerce yıl sonra, Eskişehir’de bir dükkânda olacağını bilemezdim Epiküros. Sana ne kadar katılmasam da bozuk saat bile sanırım günde iki kez doğruyu söylüyor. Ama yine de senden pek hoşlanmıyorum.
Enis Bilir

