Erdem Avşar – Bir Matbaa Penceresi
Baskı makinesinin gürültülü sesi arasında müdürünün sesini duydu. “Ahbap be, tonlama var mı?” O sırada düşüncelere dalmıştı, baskı makinesinden çıkan gazeteleri görmüyordu bile. Bir diğer ihtimal de umursamıyordu. Müdürünün ricacı ikazı ile gazetelere baktı. Siyah- beyaz yapılan baskı son derece kalitesizdi. Yazılar okunuyordu, fotoğraflar ise zar zor seçiliyordu. Bu kadarı sanırım yeterliydi ki bu gazete 1976’dan bu yana yayın hayatına istikrarla devam ediyordu. Baskıdan çıkmış sayfaları inceledi, sayfanın sol yanı boyayı iyice alırken sayfanın sağ tarafı sürekli boyasız ve açık renkte çıkıyordu. Kafasını sağa doğru çevirerek durumu anlatmak üzere bağırdı: “Yahu bu sol hep boya alıyor da sayfanın sağı açık duruyor. Ha tonlama falan da yok. Ama boya vermemiz lazım.”
Müdür, terlemişti. Bir doksan boylarında yüz kilodan fazla vücuduyla heybetli ve bir o kadar da hantal duruşuyla makinenin başına geçti. Baskıya boya veren merdanelerin kollarını çevirdi. Kilosuna ve 50’lilerin sonundaki yaşına rağmen genç ve dinamik duruyordu. Bir sohbette bu sırrını da açıklayıvermişti. Geçip yitirilmiş bir zaman diliminde amatör ligde defansif orta saha olarak oynuyormuş kendileri. Zaman geçip gittikçe müdür, yılların ona olan kinini sonuna kadar yaşamış. Yine bu sohbet devam ederken genç stajyer sormuştu ona, sporculuktan gazeteciliğe nasıl geçtiğini. Müdür, başını eğmiş ve küfür etmişti. “Kayınpederin aslında gazete. Ben de burada başladım işe sonra devraldım.” cevabı bu kadar net ve keskin olmuştu.
Sayfanın sağ tarafı boyasına kavuştu. Gazetenin ideolojisini simgelercesine haftada bir gün basılan gazetelerin yarısının sağ sayfası açık renkliydi. Müdürün top sakalı da aslında biraz açık ediyordu bu gazetenin neci olduğunu. Baskı bitti, haftada 180 tane çıkan gazete, iki yapraklı olmak üzere toplamda 8 sayfadan oluşuyordu. 2 sayfayı da topladılar. Gazete sayfalarını arkadaki büyükçe masaya bırakarak büroya geçtiler. Büroda müdürün karısı sigarasını içiyordu. Gazetenin imtiyaz sahibi oydu. Stajyer olmuş gazetelerden birini aldı. Sayfalarını gezdirmeye başladı. Kendi yazdığı haberi heyecanla arıyordu. Baktı, buldu. Basit bir grev haberi gibi gözükse de yarım sayfaya sığdırılan haberi incelemeye koyuldu. Kendi yazdığı sözleri, cümleleri gözüyle taradı. Yarın sabah bu gazete dağıtılacak ve bu haber binlerce değilse bile yüzlerce kişi tarafında okunacaktı. Haberin yazarına baktı. Kendisi daha stajyer olduğu için kendi adını yazamıyorlardı. O da müdüründen rica etmişti, “Haber Merkezi” yazılsın istemişti. İstediği gibi olmadı. Haberin sahini olarak “Sarısakal”lakaplı gazetenin üç muhabiri arasından en deneyimlisi olan ve 6 yıldır bu gazetede ömür çürüten muhabir uygun görülmüştü. Müdürünün karşısına geçti. Hafif sitemli bir tavırla: “Bu haber için, fotoğraflar için ne kadar çok uğraşmıştım! Hani haber merkezi olarak yazdıracaktın. Neden Sarısakal’a verdin haberi? Ben o fotoğrafları çekeceğim diye gazetenin yaşımla bir emektar kamerasını polisin ikazlarına rağmen nasıl çıkardım da o “Kimsede olmayan ve yalnızca gazetemiz tarafınca elde edilen fotoğrafları!” çektim biliyorsun. E peki niye öyle yaptın ki?”
Müdür keçi sakalını ovuşturarak gülümsedi. “Eh bu fotoğraflar bir tek bizim gazetemizde var, sen diyorsun. Şimdi biz bu haberi haber merkezinden aldığımızı söylersek bu fotoğrafların bize ait olduğunu nasıl kanıtlayacağız. Haberi ha sen yazdın ha Mustafa! Sonuçta bir tek bizim gazetemizin yaptığı bir haber ve bir tek bizim elimizde olan fotoğraflar bunlar. O yüzden bizim gazeteden bir yazara vermek daha icap ederdi.”
Bir şey diyemedi. Çok şey söylemek istedi. Elinden gelmedi. Yapamadı, yapamazdı da. Daha birinci sınıfı bitirmiş bir öğrenciydi. Mektep sıralarında öğrenmediği o müthiş ve kutsal “DENEYİM” i burada kazanıyordu. Mecburdu, piyasa sol egemen bir gazetede dahi her zaman güçlünün elindeydi.
Müdürü masasına geçti. Bilgisayarını açtı. Kıbrıs’a uçak biletleri bakmaya başladı. Ne için olduğunu sormadı genç stajyer. Zaten biliyordu. Kıbrıs’ da en pahalı otellerde kalınacak en lüks içkiler karaciğer tarafınca emilecek ve slot makineleri durmadan raks edecekti. Kendi cebine baktı o sırada. Cüzdanını çıkardı. Otuz yedi lira vardı. Güldü sadece. Bu mevzu üzerine düşünmek istemedi. Bu yolu belki de o seçmişti. Bu geleceği belirsiz kör karanlığa o atmıştı kendini. Şimdilik üç beş kuruş para alarak ama kelimenin tam manasıyla üç beş kuruş, devam edecekti yoluna.
Bürodan çıktı. Gazetenin basıldığı matbaa tarafına doğru yürüdü. Aynı binada sıkılanmış bu iki yer ona hep kasvetli gelirdi. 1974 yapımı Batı Almanya menşeili baskı makinesini seyretti. Görevini yerine getirmiş yaşlı ve bir o kadar da emektar bir işçinin gururlu duruşu gibi parıldıyordu. Burnuna matbaada kullanılan boya kokuları geldi. Birkaç aydır çalıştığı bu mecrada boya kokusu artık ona tesir etmiyordu.
Biri girdi içeri. Uzun boylu, kumral ve zayıftı. Geleni tanıdı, Taner’di. Müdürün bacanağıydı. Ara sıra gelir, zor ve uzun siparişlerde parası karşılığı matbaa işlerinde yardım ederdi. Tahsilliydi ama tahsili hiçbir anlam ifade etmiyordu. Arkeoloji mezunuydu. Yirmi yedi yaşında deli dolu biriydi. Stajyer gence karşı en iyi davranan hep oydu. Sonra nedenini öğrendi. Yaşamının derinliklerine indi. Konuşmaları sırasında onun hakkında bilmediği pek çok şey öğrendi. Bir defa tutuklanmıştı. Stajyer genç, önce ürkmüş sonra sormuştu, ne diye tutuklandığını. Taner gülmüş cevabını da kahkahayla vermişti. “Neyden olacak, definecilikten!” İdeallerinin idamı işte bu kadar yakınındaydı.
Stajyer basılan gazeteyi aldı. Taner’e selam verdi. Dışarı çıktı. Çantasının içine koydu gazeteyi. Cebindeki sigara paketini çıkardı. Sigara paketi bir arkadaştan borçla alınmıştı. Pakette kalan son beş sigaradan birini yaktı. Sigarasını tüttüre tüttüre favori kıraathanesine doğru yol aldı. Bir kahve içse, 10 lira. İki bardak çay içse, 10 lira. Bir de su içse, 5 lira; etti sana 25 lira. Cebindeki rakamın bu gideri karşılayabileceğinden emindi. Adımlarını daha da hızlandırdı. Karşı yolda turuncu saçları, uzun turuncu sakallarıyla “Sarısakal’ı gördü.”
“Merhaba!”
“Ooo! Genç adam, merhabalar!”
Kıraathaneye girdi. Sözde iki yıldır subaylık sınavlarına hazırlanan işsiz güçsüz arkadaşını gördü içeride. Oturmuş, telefonunun içerisinde dalmıştı. Kıraathanenin boş masasında duran sol yayınlı birkaç gazeteyi aldı. Arkadaşına selam vererek yanına oturdu. Bir çay söyledi kendine. Birkaç haber okudu, arkadaşına döndü, içini döktü.
“Bizim Recai Usta’nın kızı evlenmiş duydun mu? Bizim gibi beş parasız stajyer parçasına mı varacaktı zaten. Ormancıyla evlenmiş, memur maaşı 30-40 bin vardır. İyi etmiş kız.”
“Hayırlısı olsun.”
Okuduğu gazetesine geri döndü. İlçedeki şarap fabrikasında çıkan grev hakkında küçük bir köşede haber yapılmıştı, okuduğu gazetede. Arkadaşına döndü: “Bak bizim Sarısakal’ın haberi. Bunlar da yapmış.”
Erdem Avşar

