röportajlar

Saygın Ay 

Röportajımıza sizi biraz daha yakından tanıyarak başlayalım: Saygın Ay kimdir? 

-Ben 1976 yılında Mersin’de doğdum. Yayıncı bir anne babanın oğluyum. Annem Türkiye’nin ilk kadın DJ’dir. Babam TRT haber müdürüydü. Küçüklüğüm resmen TRT’de onları izleyerek geçti. O zamanlar bir ilgim olduğunu hissetmiyordu. Daha sonradan aslında bunların hepsinin bende olduğunun farkına vardım ve bu şekilde ilerledim. Dokuz Eylül Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstriyel İlişkiler ve Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde Halk Bilimi bölümlerini bitirdim. Sonrasında Hacettepe Üniversitesinde master yapmaya başlamıştım fakat TRT’de çalışma hayatım başladı ve ikisini yürütemeyeceğim için TRT’yi seçtim. 

Peki bu kadar çok alanda çalışşken, siz kendinizi en çok hangisinin içinde hissediyorsunuz? 

-Ben kendimi “belgesel yönetmeni” olarak tanımlıyorum. Ama sadece “kamera kullanırım” anlamında değil; belgesel yönetmenliği çok başka bir şey. Büyük bir bilgi birikimi gerektiriyor. Sadece “record” tuşuna basıp görüntü almakla olmuyor. Ne çekeceğinizi, nasıl anlatacağınızı bilmelisiniz. O yüzden ben asıl ait olduğum yerin belgesel olduğunu düşünüyorum. Belgeselcilik dediğimiz şey, sadece “Atatürk geldi, askerler naaşını taşıdı, Anıtkabir’e götürdü” demek değildir. Gerçekten uğraşmanız, araştırmanız, detayların peşine düşmeniz gerekir. Ben Anıtkabir Komutanlığı’yla ve birçok askeri mecra ile çalıştım. Bu süreçte çok kapsamlı ve uzun süren araştırmalar yaptım. Öyle ki, Atatürk’ün tabutunu yapan marangozun orijinal faturasını bile buldum. İşte belgeselcilik tam da budur. Görünenin arkasındaki asıl hikâyeyi ortaya çıkarmak. 

İlk başta kamera asistanlığı yapıyordum, sonra yavaş yavaş kamera kullanmaya başladım. Tabii o dönem, daha kıdemli abilerimin desteğiyle birçok çekimi gerçekleştirdim. TRT’nin Serbest Atölyesi’nde yer aldım, “Pazartesi Çocukları” dizisinde çalıştım — ki bu Türkiye’nin en uzun soluklu çocuk dizilerinden biridir. Yönetmeni de yakın zamanda vefat eden Feyza Hanım’dı. Bunların hepsi benim için hem birer iş hem de ciddi gözlem alanlarıydı. 1999 yılında tüm bu süreçleri yaşarken, bir yandan da televizyonculuğun ne olduğunu gözlemliyordum. Evet, çalışıyordum hem fiziksel emek veriyor hem de dikkatle izliyordum: “Aa, böyle yapılıyormuş” diyordum. O yüzden bu alanların hepsi bana çok şey kattı. Örneğin benim naaşın Anıtkabir’e nakli sırasında dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın yaptığı çok etkileyici bir konuşma vardı mesela. O konuşmanın içeriğini, tonunu, etkisini anlamadan o sahneyi anlatamazsınız. Sadece görüntü yetmez; belgesel dediğiniz şey, bilginin, emeğin ve titizliğin birleşimidir. Zor bir iştir ama o işin verdiği manevi hazzı başka bir yerde de alamazsınız. Örneğin benim naaşın Anıtkabir’e nakli sırasında dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın yaptığı çok etkileyici bir konuşma vardı mesela. O konuşmanın içeriğini, tonunu, etkisini anlamadan o sahneyi anlatamazsınız. Sadece görüntü yetmez; belgesel dediğiniz şey, bilginin, emeğin ve titizliğin birleşimidir. Zor bir iştir ama o işin verdiği manevi hazzı başka bir yerde de alamazsınız. 

Kameramanlığa nasıl başladınız? TRT’deki ilk yıllarınızdan bahseder misiniz? 

-TRT’de aktüel kamera servisinde, belgesel bölümünde kameraman olarak görev yapmaya başladım. Elbette kameramanlık öyle “hadi başlayayım” diyerek yapılacak bir iş değil, sistemli bir süreci var. İlk işlerimden biri “Bizim Evin Halleri” adlı projeydi. Yaşsızlar için hazırlanan bir bölümdü ve ben orada kamera operatörüydüm. Tepeden tutmalı planlar çekerken hem fiziksel hem teknik anlamda çok şey öğrendim. Bir dönem “Ferhunde Hanımlar” programında da çalıştım, orada kamera asistanlığı yaptım. Sonrasında ise rahmetli Bahtiyar Demirci ile yollarımız kesişti. Türkiye’nin gelmiş geçmiş en kıymetli isimlerinden biriydi bana göre. Onun “Yaşayan Çınarlarımız” adlı programında çalışmaya başladım ve bu belgesel türüyle daha yakından temas kurma fırsatı buldum. Programcılığa geçişimde çok etkili oldu. O işte sadece teknik anlamda değil, insan hikâyelerini anlamak ve anlatmak konusunda da büyük kazanımlar elde ettim. Bahtiyar Abi bana çok şey öğretti. 

İlk başta kamera asistanlığı yapıyordum, sonra yavaş yavaş kamera kullanmaya başladım. Tabii o dönem, daha kıdemli abilerimin desteğiyle birçok çekimi gerçekleştirdim. TRT’nin Serbest Atölyesi’nde yer aldım, “Pazartesi Çocukları” dizisinde çalıştım — ki bu Türkiye’nin en uzun soluklu çocuk dizilerinden biridir. Yönetmeni de yakın zamanda vefat eden Feyza Hanım’dı. Bunların hepsi benim için hem birer iş hem de ciddi gözlem alanlarıydı. 1999 yılında tüm bu süreçleri yaşarken, bir yandan da televizyonculuğun ne olduğunu gözlemliyordum. Evet, çalışıyordum hem fiziksel emek veriyor hem de dikkatle izliyordum: “Aa, böyle yapılıyormuş” diyordum. O yüzden bu alanların hepsi bana çok şey kattı. 

“Bir Vedanın Ardından” belgeseliniz de çok dikkat çekmişti. O süreçten biraz bahseder misiniz? 

-“Bir Vedanın Ardından” isimli çalı şmam için birtören düzenlenmişti. Büyük devlet erkânı katıldı;hatta İsmet İnönü’nün kızı Özden Toker deoradaydı. O törende bir onur ödülü aldım. Bu işiyaptığımda çok gençtim, 27-28 yaşlarındaydım.Ama şunu net söyleyebilirim: Bu bir aşkmeselesi. Üretmek ve insanlara aktarmak… Bu belgesel için Bülent Ecevit’in yanına gittim.“Konu ne?” diye sordu. “Atatürk,” dedim. Bir andurdu, sonra “O zaman üzerimi değiştireyim,”dedi. Gitti, üzerini değiştirdi, kravatını taktı, öylegeldik oturduk ve sohbet ettik. Salonunda, çok sade ve doğal bir ortamda gerçekleştirdik bu sohbeti. Bu herkesin yaşayabileceği bir şey değil. Belgeselcilik biraz da bu zaten; öyle anlar yaşarsınız ki hem tarih tanığı olursunuz hem deo anın değerini yıllar geçse de unutamazsınız. 

“Gümrükten Görünen Cumhuriyetimiz” belgeseliniz de dikkat çekmişti. O projeye dair ne söylemek istersiniz? 

-Aslında “Gümrükten Görünen Cumhuriyetimiz” öyle çok ilgi çekecek bir konu gibi görünmeyebilir. Ama tıpkı bir önceki işim gibi o da bir ilkti. Daha önce kimse bu konuyu ele almamıştı. Bu nedenle ilgi gördü ve devlet ödülünü de aldı. O ödül Ankara Palas’ta düzenlenen bir törenle verilmişti. Elbette bu da bir ilkti. Zaten ödül dediğiniz şey durup dururken kimsenin kara kaşına gözüne verilmez; biryenilik, bir emek, bir katkı olmalı arkasında. 

Bana göre, eğer bir şeyi ilk kez siz yapıyorsanız,bu değerli bir iş olur. Ama beş bin kez işlenmiş bir konuyu bir kez daha yaparsanız, insanların ilgisini çekmesi zordur. İşte bu yüzden belgeselde konu seçimi, derinlik ve zamanlama çok önemlidir. 

Uzun yıllardır medya üretimi yapan biri olarak, Türkiye’de medya anlayışının son 20 yılda geçirdiği dönüşümü nasıl değerlendiriyorsunuz? Televizyonculuktan dijital içerik üretimine uzanan bu süreçte sizce anlatılar nasıl evrildi, ne yönde değişti? 

-Bu sorunuz için çok teşekkür ederim, gerçekten çok güzel bir soru. Bugün insanlar internete giriyor, örneğin “başımağrıyor, ne yapabilirim?” yazıyor ama okuduklarının doğruluğunu hiç sorgulamıyor. O bilginin akademik bir temeli var mı, kim tarafından söylendi, nereden alıntı yapıldı hiç bakılmıyor. Sadece popüler olduğu için, kim yazdı belli olmayan, doğruluğu şüpheli şeyler hızla yayılıyor. Mesela Instagram’da bir haber dönüyor; sadece tek cümle, ne kaynak var ne konuşan belli. Kim demiş, nerede demiş…hiçbiri yok. Eskiden böyle şeyler yoktu. Şimdi yapay zekâ üretimli içeriklere bile insanlar sorgulamadan inanıyor. Gerçi bu da biraz yavaş yavaş azalıyor gibi ama hâlâ büyük bir mesele. Ben şahsen internete çok da ihtiyacımız olduğunu düşünmüyorum. Bir şarkı adı ararız, bir bilgiye bakarız, o kadar. Onun dışında gereksiz, saçma sapan şeylerin zihnimizde canlandırdığı o yapay dünyaya gerçekten ihtiyacımız yok. Eski kafalı deyin ya da demeyin ama ben sevmiyorum. Evet, teknoloji bize büyük faydalar sağladı, özellikle iletişim konusunda. Ama zararları da en az faydaları kadar büyük. Yani sadece iletişim için kullansak yeter aslında. 

Koleksiyonculukla olan bağınız ne zaman başladı? 

-Ben 1991 yılında plak biriktirmeye başladım. Aslında bu merakım çok daha küçük yaşlara dayanıyor. Küçük bir  çocuktum, bir gün TRT’nin arşivini görme fırsatım oldu ve adeta büyülenmiştim. O kadar etkilendim ki… Orada yayınlar yapılıyor, kayıtlar alınıyor; yani fiziksel olarak geçmişe dokunabildiğiniz bir dünya. Bu etki beni derinden sarstı diyebilirim. İşte o gün, sadece müziğe değil, belleğe, hafızaya ve arşivciliğe olan ilgim başladı. Plaklar da bunun bir parçasıydı. Onlar sadece müzik değil, dönemin ruhunu taşıyan objelerdi. O yüzden koleksiyonculuk benim için sadece bir hobi olmadı, bir bakıma anlatının ve zamanın izini sürmek oldu. 

Sizi medyada üretmeye ve koleksiyonlaryapmaya devam ettiren şey ne? Hâlâ ilkgünkü heyecanı koruyabiliyor musunuz? 

-Evet, o heyecanı hâlâ koruyorum. Koleksiyonculuk tutkusu bende giderek artıyor. Bu işi devam ettiren şey ise merak. Hâlâ bulamadığım ya da alamadığım şeyler var. Öyle bir merak ki, elinizdekileri bile verecek kadar içinde oluyorsunuz bazen. 

Sizce analog sesin büyüsü nedir? Dinleyiciyi nasıl bir yerden yakalıyor? 

-Bir arkadaşımla beraber dolaşırken elimizde bir teyple müzik dinliyorduk. Ona dedim ki, “Bak bunlar 45’lik, şunlar 33’lük…” Bir anda şaşırdı, “Sen nereden biliyorsun bunları?” dedi. O zamanın parasıyla 10 liraya bir plak almıştık. Şimdi tabii çok daha pahalı bir piyasa ama o gün plakla ilk temasım oydu. Üstelik bir pikabım bile yoktu o zaman. Ama o plağın şekli, dokusu, duruşu… Çok hoşuma gitmişti. 

Sonra bir hafta geçti, bir tamirciye gittik. Küçük, eski usul bir dükkân… Dedik ki, “Abi bu çalışır mı?” Adam da tam eski zamanların tamircisi gibiydi: Bir şeye üflüyor, bir şey takıyor… Sonra plağı yerleştirdi, bir ses geldi: Fikret Kızılok. İşte o ses! O analog, sıcak ses… O an dedim ki: “Ben bir pikap alacağım.” Ve aldım. İlk pikabımı Garrard’ın bir modelinden aldım. 

Aslında annem küçükken bana Barış Manço’nun “Arkadaşım Eşek” gibi plaklarını dinletirdi. Çok büyülenirdim ama tabii o zamanlar boyum yetmezdi, göremezdim ne çaldığını. Sonra bir ara koleksiyonu bıraktım ama tekrar başladım. Bu kez daha bilinçliydim. Nadir plaklara merak sardım. Tabii bahsettiğim o plaklar artık neredeyse araba parası değerinde. Ama koleksiyonculuk budur zaten; o nadide parçaların peşine düşmek, sadece maddi değil, manevi bir değerin izini sürmektir. 

Gönüllülük esaslı, bağımsız üretim yapan genç ekipler hakkında ne düşünüyorsunuz? Sınırlı imkânlarla üretim yapan bu ekiplerin yaşadığı zorluklar ve sahip olduğu avantajlar nelerdir? Kendi deneyiminizden yola çıkarak bu genç üreticilere ne gibi tavsiyeler verirsiniz? 

-Sizler gibi üretmeye gönül vermiş gençleri gördükçe çok mutlu oluyorum. Bu devirde gönüllü ve karşılıksız bir iş yapmak çok değerli, siz bunu başarıyorsunuz. Unutmayın, üretmek için illa profesyonel ekipmanlara ya da mezuniyet belgelerine gerek yok. Bir telefon bile yeterli olabilir. Yeter ki hevesiniz yüksek, cesaretiniz sağlam olsun. Örneğin, zamanında birlikte çalıştığım savaş muhabiri Savaş İlhan, VHS kamerayla çektiği bir kısa filmle Japonya’da bir yarışmayı kazanmıştı. Teknik yetersizlikleri bahane etmek yerine üretmeye odaklanmak her zaman daha iyidir. Kafanızda bir fikir varsa ve istemeyi bilirseniz, mutlaka bir yol bulursunuz. 

Alternatif müzikle olan geçmişinizden biraz bahseder misiniz? 

-Ben 5-6 yaşlarındayken mandolin çalarak başladım müzik kariyerime. Annem beni özel bir kursa yazdırmıştı. O yaştaki bir çocuğun gitarın klavyesine ulaşması çok zor tabii, o yüzden mandolinle başladım. Lisede bir metal grubunda bas gitar çaldım. Mezun olduktan bir sene sonra Türkiye’nin ilk black metal grubu Witchtrap’in basçısı oldum. Onlarla epey ilerledik, ancak gitaristimiz askere gidince elimizdeki demoları Türkiye’ye dağıtma işi bana kaldı. 

Bir yandan da punka meraklıydım. 1997 yılında Sokak Köpekleri grubunda yer aldım. “Ömrüm Parklarda Geçti” adında bir grubum vardı, o grupla Maltepe’de bir düğün salonunda sahne alıyorduk. O konserde Manga grubunun davulcusu Özgür’le tanıştım. Bu konserin adı “Babanda mı Paktı”ydı. Yıllar sonra Özgür Manga’da davul çalarken bir radyo programı yapmaya başladı ve o programa da “Babanda mı Paktı” adını verdi. O düğün salonundaki skinhead-punk konserinden yıllar sonra bu isimle karşılaşmak çok tuhaf ama güzel bir tesadüf oldu. 

Sonradan yine çeşitli müzik teklifleri geldi ama iş yoğunluğundan dolayı değerlendiremedim. Yine de müzik hep hayatımda kaldı. Bence müzik dünyanın en iyi şeylerinden biri; insanı zinde tutuyor, hayata bağlayan bir yönü var. 

Son olarak, kültür-sanat alanında içerik üretmek isteyen gençlere ne söylemek istersiniz? 

-Kültür-sanat alanında üretim yapmak isteyen gençlere en büyük tavsiyem, “Olmaz” düşüncesiyle yola çıkmamaları. Çünkü yol, yürümeye başladıkça açılır. Zamanla ne kadar ilerlediklerini kendileri de görecekler. Yeter ki tutkularını kaybetmesinler, üretmeye devam etsinler. Her şey bir adımla başlıyor. Herkese gönülden başarılar diliyorum. 

Röportaj Direktörü: 

Havva İrem KARADUMAN 

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments